Garanti ve Kefalet Sözleşmesinde Rücu Hakkı
Av. M. Can Eriş

Rücu kelimesi, Türk Hukuku’nda “sözleşmeden dönme, cayma” anlamında kullanıldığı gibi, yapılan bir ödemenin bu ödemeyi kısmen veya tamamen yapmakla sorumlu olan diğer kişilerden talep edilmesi1, yani bir anlamda bu kişilere ödeme için dönülmesi anlamını da taşımaktadır. Kefilin rücu hakkı (BK m. 496, YBK m. 596/1) bu anlamda bir rücuyu düzenlemektedir.

Kefalet

Kefilin alacaklının haklarına halef olması, ödediği miktar oranında alacaklı sıfatıyla borçluya başvurabilmesini sağlamaktadır2. BK m. 496’ya göre “kefil eda ettiği şey nisbetinde alacaklının haklarında, ona halef olur” . YBK’da ise paralel bir düzenlemeye yer verilerek “kefil, alacaklıya ifada bulunduğu ölçüde, onun haklarına halef olur. Kefil, bu hakları asıl borç muaccel olunca kullanabilir” (YBK m. 596/1). Yeni Borçlar Kanunu’nun ‘Kefilin Rücu Hakkı’na ilişkin bu düzenlemesi, İBK m. 507 ile de birebir uyum içerisindedir.

Yukarıda bahsedilen düzenleme ile sağlanan rücu hakkının kefil ile borçlu arasındaki özel ilişkiden doğan rücu hakkı ile karıştırılmaması gerekir. BK m. 496 anlamında sağlanan rücu genel bir rücu hakkı olup, kefile kolaylık sağlamak açısından getirilmiştir. BK m. 496’nın son cümlesi uyarınca, kefil, dilerse, borçlu ile iç ilişkiden doğan ve halefiyete dayalı olmayan rücu hakkını da kullanabilir.

Genel Rücu Hakkı Yukarıda da açıklandığı üzere, BK m. 496’da kanuni halefiyete dayalı genel bir rücu hakkı düzenlenmektedir. Bu halefiyet ile, alacaklının alacağı “yenilenerek” bir para borcu alacağı olarak kefile intikal etmektedir3. BK m. 496/1’de düzenlenen bu genel rücu hakkı ile kanun koyucunun arzuladığı sonuç, çoğu zaman var olan teminatlara güvenerek kefalet sözleşmesine girmiş kefilin, halefiyet yolu ile bu teminatları (örn. gayrimenkul veya menkul rehni) ve alacaklının diğer fer’i haklarını (örn. anapara faizi, cezai şart, rüçhan hakkı4) da elde etmesidir5. Ancak kefilin kısmi ifada bulunması halinde, elde edeceği rehin de ödeme yaptığı nispette olacaktır (YBK 596/2). Alacaklının rehin konusu üzerinde bakiye kalan alacak hakkı, kefilin hakkından önce gelir (YBK m. 596/2).

Bu madde hükmünden doğan rücu hakkı, adi, müteselsil, birlikte ve diğer her türlü kefalet tipinde ortaya çıkar6.

Kefile bu hak ile sağlanan diğer bir kolaylık ise ispat külfeti bakımından ortaya çıkmaktadır. Aşağıda yer verilecek olan şartların da gerçekleşmiş olması halinde, kefilin alacaklıya ödemede bulunduğunu ispat etmesi yeterlidir7.

Kefilin bu madde kapsamındaki genel rücu hakkını kullanabilmesi için, asıl sözleşmenin ve kefalet sözleşmesinin geçerli olması, asıl borcun muaccel olması, kefilin asıl borçluya ait olan def’ileri alacaklıya karşı ileri sürmüş olması ve kefilin ödemede bulunduğunu bildirmemesi sebebiyle asıl borçlunun ikinci kez ödeme yapmamış olması gerekmektedir8.

Asıl Sözleşmenin ve Kefalet Sözleşmesinin Geçerli Olmaması Rücu hakkının kullanılabilmesi için öncelikle geçerli bir asıl sözleşmenin ve kefalet sözleşmesinin varlığı gereklidir9.

BK m. 485 uyarınca, “kefalet, ancak muteber bir borç hakkında cereyan eder” . Parelel düzenleme, YBK m. 582’de “kefalet sözleşmesi, mevcut ve geçerli bir borç için yapılabilir” şeklinde yer almaktadır. Asıl sözleşmenin geçerli olması gereği, kefaletin fer’i niteliği ile bağlantılıdır. Gerçekten de asıl borç geçerli değilse, kefalet sözleşmesi de geçerli olmayacaktır. Bu durumda da kefilin kefalet borcunu ifa ettiğinden bahsetmek mümkün değildir.

YBK m. 596/6 uyarınca, kefil, “dava hakkı vermeyen veya yanılma yada ehliyetsizlik sebebiyle asıl borçluyu bağlamayan bir borç için ödemede bulunursa, asıl borçluya karşı rücu hakkına” sahip olmayacaktır.

Geçerli bir kefalet sözleşmesi olmaksızın alacaklıya ifada bulunan kefil de, bu ifaya dayanarak asıl borçluya rücu edemez, zira geçerli bir kefalet sözleşmesi olmadığından, kefilin kefalet borcunu ifa ettiğinden söz etmek mümkün değildir. Böyle bir durumda, kefilin sebepsiz zenginleşme hükümlerine dayanarak, alacaklıya başvurması gerekecektir10.

Asıl Borcun Muaccel Olması Asıl borç muaccel olmadan, BK m. 496/1 kapsamındaki halefiyetin gerçekleşmesi ve yasal rücu hakkının doğması mümkün değildir11. Bu husus YBK m. 596/1’de yer alan, kefilin, “bu hakları asıl borç muaccel olunca kullanabilir” hükmüyle açıkça da belirtilmiştir. Birebir düzenleme, İBK m. 507/1’de de yer almaktadır. Kefil, kefalet borcunu, asıl borç henüz muaccel olmamışken yerine getirmiş olsa dahi, asıl borç muaccel olmadan rücu hakkını kullanması mümkün değildir. Aksi halde bir kabul, alacaklı ve kefilin anlaşması sonucu borcun vadesinin borçlunun rızası olmadan öne alınabilmesi sonucunu doğuracaktır12.

Asıl Borçluya Ait Def’ilerin Alacaklıya Karşı İleri Sürülmüş Olması Kefalet sözleşmesinin fer’i nitelikte olduğundan, kefil asıl borçluya ait def’ileri alacaklıya karşı ileri sürebilir. Bu aynı zamanda kefil için bir külfettir. BK m. 497/2 uyarınca, kefil, “kendi kusuru olmaksızın bu def’ilere vakıf olduğunu ispat etmediği surette kendisini borcunu edadan vareste edecek bu def’ileri dermeyan etmemesinden naşi, alacaklıya rücu etmek hakkından mahrum olur”. Bu madde çeviri hataları içermekte olup, “vakıf olduğu” yerine “vakıf olmadığını” ve “alacaklıya rücu etmek hakkından” yerine “asıl borçluya rücu etmek hakkından” şeklinde değerlendirilmelidir13.

Benzer bir düzenlemeye yer veren YBK m. 591 uyarınca “kefil, asıl borçluya ait def’ilerin varlığını bilmeksizin ödemede bulunursa, rücu hakkına sahip olur. Buna karşılık asıl borçlu, kefilin bu def’ileri bildiğini veya bilmesi gerektiğini ispat ederse kefil, bunlar ileri sürülmüş olsaydı ödemeden kurtulacağı ölçüde rücu hakkını kaybeder” .

Kefilin, bu madde uyarınca rücu hakkını kaybetmesi için, asıl borçluya ait savunma imkanlarını bilmemesi gerekir. Çoğu zaman, kefilin bu imkanları bilmesi de mümkün değildir. Ancak kefilin, mevcut savunma imkanları konusunda asıl borçludan bilgi talep etmesi gerekir. Bu yükümlülüğünü yerine getirmeyen kefil, rücu hakkını kaybedecektir14.

Unutulmamalıdır ki def’ileri ileri sürme yükümlülüğü aslen asıl borçlunundur ve kefilin rücu hakkını kaybetmesi için, bu def’ilerin ileri sürülmesi halinde asıl borçlunun da borcundan kurtulabilecek olması, yani asıl borçlunun bir zararı olması gereklidir15.

Kefilin Kefalet Borcunu Yerine Getirmiş Olması Rücu hakkını kullanabilmesi için, kefilin alacaklıya karşı kefalet borcunu yerine getirmiş olması gerekir. BK uyarınca kabul edilmesi mümkün olmasa da82, YBK m. 596/1 uyarınca kefilin kefalet borcunun bir kısmını yerine getirmiş olması halinde, rücu hakkı da yerine getirilen kısım nispetinde olacaktır. Kefilin alacaklıya teminat olarak senet vermesi ise, ifa anlamına gelmeyecektir. Yine alacaklının kefili bağış maksadıyla ibra etmesi halinde de, kefilin asıl borçluya rücu hakkı doğmayacaktır16.

Kefilin Ödemede Bulunduğunu Bildirmemiş Olması Sebebiyle Asıl Borçlunun İkinci Kez Ödeme Yapmamış Olması BK m. 498 gereğince “kefil, tediyeyi asıl borçluya ihbar etmemesinden dolayı asıl borçlu ikinci defa olarak borcunu eda ederse kezalik kefil rücu hakkını kaybeder” . Benzer bir düzenlemeye YBK m. 597’de yer verilmiş olup, YBK m. 597/1 “borcu tamamen veya kısmen ödeyen kefil, durumu borçluya bildirmek zorundadır” ve YBK m. 597/2 ise “kefil, bu bildirimde bulunmazsa ve ödemeyi bilmeyen veya bilmesi gerekmeyen borçlu da alacaklıya ifade bulunursa, rücu hakkını kaybeder” hükmünü haizdir. YBK ile birebir düzenleme İBK m. 508’de yer almaktadır.

Kefilin rücu hakkını kaybetmesi için sadece bildirim yükümlülüğüne aykırı davranması yetmemektedir, ayrıca asıl borçlunun bilmeyerek (bilmesi de gerekmeyerek) alacaklıya ödeme yapmış olması gerekmektedir. Bu halde, aslen kefil, kefalet borcunu ödediğinde onun haklarına halef olmuş olduğundan, alacaklı ikinci ifayı kabul ettiğinde, alacak hakkı kefile aittir17. Kefil, sebepsiz zenginleşme hükümlerine dayanarak alacaklıya başvurabilir.

Özel Rücu Hakkı Yukarıda, kefilin dilerse kanuni halefiyet hakkından faydalanmayarak, borçlu ile arasındaki iç ilişkiden doğan rücu yoluna da başvurabileceğini belirtilmişti. BK m. 496’nın son cümlesi, “... kefil ile borçlu beynindeki hukuki münasebetlerden mütevellit dava ve def’i hakları mahfuzdur” hükmü ile söz konusu iç ilişkiye dayanan rücu hakkını saklı tutmaktadır. Benzer bir düzenleme, YBK m. 596/2’de de yer almakta olup, buna göre “kefil ile asıl borçlu arasındaki hukuki ilişkiden doğan istem ve def’iler saklıdır” . Birebir düzenleme İBK m. 507/3’de de yer almaktadır.

Burada bahsedilen iç ilişki, genelde olduğu üzere bir vekalet sözleşmesine, yahut vekaletsiz iş görmeye, sebepsiz zenginleşmeye, bağışlama veya bağışlama vaadine, şirket sözleşmesine dayanabilir18.

Kefilin, asıl borçluya aralarındaki iç ilişkiden doğan rücu yoluyla başvurmasının en önemli avantajı, genel rücu hakkı ile istenemeyecek bazı yan masrafları (örn. dava açmış olmak) ve bunların faizlerini isteyebilecek olmasıdır19. Yukarıda da açıklandığı üzere, kefil, öncelikle genel rücu hakkına dayanarak anapara ve fer’ilerini isteyebilecek, bu paragrafta bahsedilen kalan masraflar için ise iç ilişkiden doğan rücu yoluna başvurabilecektir20.

Rücu Hakkından Feragat BK m. 496’nın ikinci cümlesinde “Bu halefiyet kaidesinden evvelce feragat etmek caiz değildir” şeklinde bir düzenleme mevcuttur. Bu doğrultuda kefilin, rücu hakkının doğumundan önce bu haktan feragat etmesi kanunen mümkün değildir21. Kanuni halefiyet hakkından, bu hakkın doğumundan önce feragat edilmesinin mümkün olmadığına dair BK m. 496’da yer alan bu düzenlemeye yeni karşılık madde metninde yer verilmemekle birlikte, YBK m. 582/3’de bu hususa “Asıl Borç” başlığı altında “kanundan aksi anlaşılmadıkça, kefil, bu bölümde kendisine tanınan haklardan önceden feragat edemez” düzenlemesi ile yer verilmiş ve kefile daha geniş bir himaye sağlanarak tüm haklarından feragat etmesinin geçersiz olacağı düzenlenmiştir22. Böylece aslen YBK m. 581 ve m. 528’nin birleşimi olan İBK m. 492 ile birebir uyumlu bir düzenleme oluşturulmuştur. Dikkat edilmesi gereken nokta, bu madde hükmü ile açık feragat beyanlarının geçersiz kılınmış olmasıdır. Kefil, zımnen, gerekli girişimlerde bulunmayarak, bu hakkını kullanmayabilir23.

Rücu Hakkının Zamanaşımına Uğraması BK’da kefilin rücu hakkına ilişkin zamanaşımının ne zaman işlemeye başlayacağına dair açık bir düzenleme bulunmamakla birlikte, zamanaşımının alacağın muaccel olduğu andan başlayacağını öngören BK m. 128’in 1. cümlesi gereği genel mahiyetteki hükümden, zamanaşımının kefilin alacaklıya halef olarak rücu hakkına kavuştuğu andan, yani alacaklıya kefalet borcunu yerine getirdiği andan başlayacağının kabulü gerekir24.

YBK m. 596/6, İBK m. 507/5 ile paralel olarak, zamanaşımı hususunu açıkça düzenlemektedir. Maddeye göre, “kefilin rücu hakkına ilişkin zamanaşımı, kefilin alacaklıya ifada bulunduğu anda işlemeye başlar” . Genel rücu hakkına ilişkin zamanaşımı, BK m. 125’de (YBK m. 146) düzenlenen on yıllık genel zamanaşımı süresidir25.

Kefilin borçlu ile arasındaki iç ilişkiye dayanarak rücu etmesi halinde ise, o ilişkiye ilişkin zamanaşımı süreleri dikkate alınacaktır26.

Bağımsız Garanti

Garanti verenin, kefile halefiyet ve genel rücu hakkı tanıyan ilgili hükümlerden doğrudan ya da kıyasen faydalanması mümkün değildir27. Bu garanti sözleşmesinin bağımsız olmasının bir gereğidir. Garanti veren, ancak borçlu ile aralarındaki iç ilişkiye dayanarak asıl borçluya rücu edebilecektir. Uygulamada da karşılık sözleşmelerde, garanti verenin borçluya rücusuna imkan sağlayacak temlik hükümlerine yer verildiği, böylece garanti verenin fer’i hakları da temlik alması yoluna gidildiği görülmektedir28. Garanti veren ile borçlu arasındaki ilişkinin örneğin vekalet ya da bir şirket sözleşmesine dayanması halinde de, bu sözleşme ilişkileri uyarınca garanti verenin borçluya rücu etmesi mümkündür29.

Sorun, garanti veren ile asıl borçlu arasında bir sözleşme bulunmaması halinde, garanti verenin hangi hukuk kurumuna dayanarak asıl borçluya rücu edebileceği hususunda ortaya çıkmaktadır. Yargıtay’ın görüşü, garanti veren ile asıl borçlu arasında sözleşme bulunmayan hallerde, vekaletsiz iş görme, sebepsiz zenginleşme, halefiyet gibi kurumların uygulanmasının mümkün olmadığı ve bu nedenle, eğer aralarında bir sözleşme yoksa, garanti vereninin yaptığı ödemeye katlanması gerektiği yönündedir30.

Çalışmamızda bu durum, vekaletsiz iş görme ve sebepsiz zenginleşme hükümleri yönünden incelenecektir.

Vekaletsiz İş Görme BK m. 410’da uyarınca “vekaleti olmaksızın başkasının hesabına tasarrufta bulunan kimse, o işi sahibinin menfaatine ve tahmin olunan maksadına göre yapmağa mecburdur” (YBK m. 526). Vekaletsiz iş görmenin gerçekleştiğinin varsayılabilmesi için; işin görülmesi, işin başkasına ait olması, işi görenin bu işi yapmaya mezun olmaması ve başkasının işini görme iradesini taşıması gerekmektedir31.

Vekaletsiz iş görme hükümlerinin garanti verenin rücu hakkı açısından uygulanmayacağı görüşü, garanti verenin alacaklıya karşı bağımsız garanti sözleşmesinden doğan borcunu yerine getirdiği, yani başkasının değil kendi işini gördüğü fikrine dayanmaktadır32. Oysa ki, garanti veren kendi borcunu yerine getirdiği kadar asıl borçlunun da borcunu yerine getirmektedir. Görülen işin, asıl borçlunun hukuki alanını ilgilendirmediğini söylemek mümkün değildir33.

Böyle bir çözüm ise, bizi garanti veren ile asıl borçlu arasında bir sözleşme bulunmaması halinde, garanti verenin vekaletsiz iş görme hükümlerine dayanarak asıl borçluya başvurabileceği sonucuna götürmektedir. Garanti veren, ödeme yaparak işi görmekte, bunda asıl borçlunun menfaati bulunmakta (bir anlamda onun işi görülmekte), garanti veren ile asıl borçlu arasında bir sözleşme bulunmadığından aslında garanti veren mezun olmamakta ve şüphesiz ki asıl borçluyu borcundan kurtarma iradesini taşımaktadır.

Sebepsiz Zenginleşme BK m. 61 uyarınca, “haklı bir sebep olmaksızın aharın zararına mal istikab eden kimse, onu iadeye mecburdur.Hususiye muteber olmayan veya tahakkuk etmemiş bulunan bir sebebe yahut vücudu nihayet bulmuş olan bir sebebe müsteniden ahzolunan şeyin iadesi lazımdır” (YBK m. 77). Bu doğrultuda sebepsiz zenginleşmenin varsayılabilmesi için, bir kimse zenginleşirken diğerinin fakirleşmesi ve bu zenginleşme ile fakirleşme arasında haklı bir sebebin bulunmaması gerekir.

Sebepsiz zenginleşme hükümlerinin garanti verenin rücu hakkı açısından uygulanmayacağı görüşü, sebepsiz zenginleşmenin kabul edilmesi için haklı bir sebebin bulunmaması gerektiği, oysa ki garanti verenin garanti sözleşmesinden doğan borcunu yerine getirdiği, yani haklı bir sebebin var olduğu fikrine dayanmaktadır34.

Oysa ki, yine Tandoğan’a göre, haklı bir sebebin yokluğunu zenginleşen (asıl borçlu) ve fakirleşen (garanti veren) arasında aramak gerekir35. Garanti veren borcunu yerine getirdiği oranda, asıl borçlu hiçbir sebep olmaksızın borcundan kurtulmaktadır. Bu durumda, garanti veren ile asıl borçlu arasında bir sözleşme bulunmaması halinde, garanti verenin sebepsiz zenginleşme hükümlerine dayanarak asıl borçluya başvurabileceği sonucu doğmaktadır.

1KARAHASAN, Mustafa Reşit; Sorumluluk ve Tazminat Hukuku, C. 2, İstanbul, 1989, s. 1082.
2AKINTÜRK, Turgut, Borçlar Hukuku Genel Hükümler Özel Borç İlişkileri, İstanbul, 2006, s. 314.
3GÜMÜŞ, Mustafa Alper, Borçlar Hukuku Özel Hükümler, İstanbul, 2010, s. 643.
4GÜMÜŞ, a.g.e., s. 639.
5REİSOĞLU, Seza, a.g.e., s. 209; BECKER, Hermen, İsviçre Borçlar Kanunu Şerhi, Çev. A. Suat Dura, Ankara, 1993, s. 1086.
6GÜMÜŞ, a.g.e., s. 639; DEVELİOĞLU, Murat, Kefalet Sözleşmesini Düzenleyen Hükümler Işığında Bağımsız Garanti Sözleşmeleri, İstanbul, 2009, s. 414.
7BİLGE, Necip, Kefilin Alacaklıya Halef Olmasından Doğan Bazı Meseleler, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt: 11, Sayı: 1, 1954, s. 284.
8DEVELİOĞLU, a.g.e., s. 412; ZEVKLİLER, Aydın, Özel Borç İlişkileri, Ankara, 2004, s. 409; AKINTÜRK, a.g.e., s. 315.
9GÜMÜŞ, a.g.e., s. 641.
10GRASSİNGER, Gülçin Elçin, Kefalet Sözleşmesinde Kefil ile Asıl Borçlu Arasındaki Hukuki İlişki, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, Cilt 55, Sayı 1-2, 1996, s. 403.
11GÜMÜŞ, a.g.e., s. 643.
12DEVELİOĞLU, a.g.e., s. 412.
13GRASSİNGER, a.g.e., s. 407.
14GRASSİNGER, a.g.e., s. 407.
15BECKER, a.g.e., s. 1092.
16GÜMÜŞ, a.g.e., s. 643.
17GRASSİNGER, a.g.e., s. 404.
18GRASSİNGER, a.g.e., s. 392.
19YAVUZ, Cevdet/ACAR, Faruk/ÖZEN, Burak, Türk Borçlar Hukuku Özel Hükümler, İstanbul, 2009, s. 862; DEVELİOĞLU, s. 416; BİLGE, a.g.e., s. 281.
20GRASSİNGER, a.g.e., s. 401.
21GRASSİNGER, a.g.e., s. 400.
22BECKER, a.g.e., s. 1088.
23REİSOĞLU, a.g.e., s. 217.
24REİSOĞLU, a.g.e., s. 217.
25OĞUZMAN, M. Kemal/ÖZ, Turgut, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, İstanbul, 2009, s. 447.
26GÜMÜŞ, a.g.e., s. 644; GRASSİNGER, a.g.e., s. 406.
27GÜMÜŞ, a.g.e., s. 644.
28DEVELİOĞLU, a.g.e., s. 418; CANBOLAT, Ferhat/TOPUZ, Seçkin, Kefalet ile Garanti Ayrımının Önemi ve Ayırımda Uygulanacak Kıstaslar, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, Sayı 78, 2008, s. 61.
29DEVELİOĞLU, a.g.e., s. 419.
30DEVELİOĞLU, a.g.e., s. 420.
31İBK 1966/16 E. 1967/7 K. 13.12.1967 T. (http://www.kazanci.com)
32DEVELİOĞLU, a.g.e., s. 421.
33DEVELİOĞLU, a.g.e., s. 422; YÜCE, Melek Bilgin; Garanti Sözleşmesinin Bir Türü Olarak Üçüncü Kişinin Fiilini Taahhüt Sözleşmesi, İstanbul, 2007, s. 156.
34TANDOĞAN, Haluk, Borçlar Hukuku Özel Borç İlişkileri, Cilt 2, İstanbul, 2008, s. 678.
35DEVELİOĞLU, a.g.e., s. 425.

Süleyman Seba Cad. No: 77/1, Beşiktaş, Istanbul, Turkey

p +90 212 261 25 21 f +90 212 261 25 23 @ office@andiclaw.com